***** KARİBULLAHİ *****

AH MİNEL AŞK

16/8/2007 - ***ZİKİR VE SÜLUK***

ZİKİR VE SEYRU SÜLUK
..:: 1 ::..

  1.Zikir: Bütün tarikatların temel unsuru olan zikir, kelime olarak anmak, zikretmek, hatırlamak demektir.Istılah olarak Allah'ın isimlerini, belli duâları, çeşitli zamanlarda belli miktarda sesli veya sessiz söylemek, tekrar etmektir.
   
Zikirde esas unsur, diğer varlıkları unutarak, hatta yok sayarak Allah'ı anmaktır. En efdal ve üstün zikrin "Lâ ilâhe illallah" olduğunu Peygamberimiz söylemişti.Sûfîler de bu hadisten hareketle bu cümleyi zikrin temeli olarak almışlar ve bunun üzerinde ısrarla durmuşlardır.
Tarikatlarda şeyh, dervişlere ferdî olarak yapmaları gereken zikir ve diğer ibadetleri talim ve tarif ettiği gibi toplu olarak yapılan zikir meclislerini de idare eder:
   
Ferdî Zikir: Müridin kendi başına yaptığı zikirdir. Mürid, zikri talim ederken şeyhin tarifinin dışına çıkmaz. Şeyh, müridin anlattıklarından, hissettiklerinden ve gördüğü rüyalardan hareketle değişik zikirler telkin eder.

   
Lisanî zikir: Dil ile yapılan, sesli veya sessiz zikirdir. Zikrin sesli olması nefse işittirmeye ve onu zabturapt altında tutmaya vesiledir.

   
Kalbî zikir: Bir takım kelimeleri tekrarlamaktan öte bir nevi derin tefekkürdür. Dil ile kalp zikrinin beraber olması daha üstündür.

   
Toplu Zikir: İlk asırlarda pek yoksa bile, özellikle tarikatların kurulup bünyeleşmelerinden sonra tekkelerde toplu zikir meclisleri icra edilmeye başlanmış, zamanla belli adâb ve erkânı olan tarikat zikirleri meydana çıkmıştır.

   
Sema: İlk asırlarda dinî mûsıkî anlamına gelen sema Mevlevî tarikatının zikrine verilen isimdir. Ayakta ve dönerek icra edilir.

   
Hatm-ı Hâce: Nakşibendiye tarikatının şeyhin huzurunda müridlerin oturarak icra ettikleri zikirdir. Sessiz olarak (hafî) yapılır. Herkes okuyacağı duâ, âyet ve salâvatı şeyhin işâretleriyle okur. Cemaat arasında İnşirah sûresini ezbere bilenler 10'dan fazla ise büyük hatme, değilse küçük hatme yapılır.

   
Darb-ı Esma: Halvetîler, toplu zikirlerine bu adı vermişlerdir. Halka halinde oturup hafif sallanarak yapılır. Vücudun hafif hareket etmesi masivadan sıyrılmak için bir vesile olarak kabul edilir.

   
Zikr-i Kıyam: Ayakta ve sesli olarak yapılan bu zikir Rıfâî ve Sadîler'in zikirlerine verilen isimdir.

   
Deverân: Kadirî zikri. Ayakta, oturarak, dönerek yapılır.

   
2.Seyru sülûk ve nefsin terbiyesi: Seyr u sülûk kelimelerinin lügat mânâsı gitmek, yürümek, girmek demektir. Tasavvufî bir ıstılah olarak, müridin dervişliğe başlayışından vuslatını, tasavvufî yolculuğunu tamamladığı noktaya kadar yaptığı manevî ve kalbî sefer ve yolculuğun adıdır.

   
Allah'a doğru mânen seyr eden dervişin yolculuğu ile ilgili tasnif şöyledir:

   
1.Seyr illallah: Allah'a seyr, nefisten hareket edip kalp makamının sonuna yani "ufuk-ı mübîn"e ulaşmak Vahdeti örten kesret perdesini sıyırıp indirmek.
   
2.Seyr fillah: Allah'da seyr. Hakk'ın sıfatları ile vasıflanmaya çalışmak.
   
3.Seyr maallah: Allah ile seyr. Zâhir-bâtın ikiliğinden kurtularak velîliğin sonuna ulaşma.
   
4.Seyr anillah: Allah'dan seyr. İrşad için tekrar halka dönmek.

   İlk iki seyr ile velilik makamına, son ikisi ile mürşidlik makamı ve yetkisine kavuşulur.
   
Şeyh, müridi iki metodla terbiye eder:
   
Nefis yolu ile (tarik-ı nefsanî)
   
Ruh yolu ile (tarik-ı ruhanî)
   
Bu konuda teferruatına girmeden sûfîlerin Kûr'ân-ı Kerîm'e dayanarak nefsin yedi mertebesini kabul ettiklerini söyleyelim. Basitten mükemmele doğru yükselen bu kademeleşme, etvâr-ı seb'a (yedi tavır) şöyledir:

   
1.Nefs-i emmâre: Kötüyü, günahı emreden nefis.
   
2.Nefs-i levvame: Kendini kınayan, kötüleyen nefis.
   
3.Nefs-i mülhime: İlham ve keşfe mazhar olan nefis.
   
4.Nefs-i mutmainne: Huzura kavuşmuş tatmin olmuş nefis.
   
5.Nefs-i razıye: Razı olan, şikâyetçi olmayan nefis.
   
6.Nefs-i mardıyye: Allah'ın kendisinden razı olduğu nefis.
   
7.Nefs-i kâmile: Tam, kâmil, temiz nefis.

   
Suhreverdiye geleneğinde nefsin yedi derecesiyle zikir ve renkler arasında şöyle bir münasebet kurulmuştur:

   
1.Nefs-i emmârenin zikri: Lâ ilâhe illallah (100.000 defa). Bu nurun rengi mavidir.
   
2.Nefs-i levvamenin zikri: Allah (100.000 defa). Bu nurun rengi sarıdır.
   
3.Nefs-i mülhimenin zikri: Hû (90.000 defa). Bu nurun rengi kırmızıdır.
   
4.Nefs-i mutmainnenin zikri: el Hayy (70.000 defa). Bu nurun rengi beyazdır.
   
5.Nefs-i râdıyyenin zikri: el-Kayyûm (90.000 defa). Bu nurun rengi yeşildir.
   
6.Nefs-i merdıyyenin zikri: er-Rahman (175.000 defa). Bu nurun rengi siyahtır.
   
7.Nefs-i kâmilenin zikri: er-Rahîm (100.000 defa). Bu nurun rengi yoktur, bütün renkleri yansıtır.

ZİKİR VE SEYRU SÜLUK

..:: 2 ::..

   Hoca Alâaddin -kuddise sirruh- buyurur:
   -Kendimi bildim bileli, bir serçe kuşunun başını suya sokup çıkaracağı zaman içinde bile bana uykuda veya uyanıklıkda gaflet yol bulamamışdır.
   -Gönlünü Allah'a vermiş olanın zikre ihtiyacı yokdur. Zira zikirden gâye bu nisbetin meydana gelmesi ve gizli muhabbetin ortaya çıkmasıdır.
   -Öyle zikret ki, seni kaplayan istiğrak içinde ruhuna ne cennet arzusu uğrasın, ne de cehennem korkusu düşsün!... Uyku ile uyanıklık, nazarında ayırt edilemez olsun. Ve şeytan kalb kapısını kendisine kapatılmış bulsun!
   Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurur:
   -Rabbı olan Allah teâlâ hazretlerini zikreden kimse ile, zikretmeyen kimsenin misâli hay ile meyyit (ölü ile diri) misalidir.
   Hadis-i şerîfde zikir ehlinin mânen diri, zikirden nasibi olmıyanın da mânen ölü mesâbesinde olduğuna işâret ediliyor. Aradaki mühim farkı tebarüz ettiriyorlar.
Zikir nimeti Hâk teâlâ hazretlerinin sevdiği kulları üzerine bahşetmiş olduğu en büyük nimetidir, bunun fevkınde bir lutuf, ikram tasavvur edilemez.
   Zikir mühim bir aşk ve imân ölçüsüdür. Seven sevdiğini çok zikreder, ara vermeden gece gündüz, her saatte her anda zikreder anmadan yapamaz. Mecâzi sevgilerde bile böyledir.
Bizler de bir kul olarak, bize her şeyi karşılıksız bağışlayan, nimetlerini tâdât edemeyeceğimiz, mün'im-i hakikimiz Allah teâlâ ve tekaddes hazretlerini can ü gönülden her an anmamamıza imkân olabilir mi? Bizim bu anmamız da gene O'nun keremi ve inâyetiyledir.
İnsan daima Allah teâlâyı anmakla vazifelidir, mükellefdir. Dilini, bilhassa kalbini Rabbını anmakla değerlendirmelidir.
   Cenâb-ı Hak insanı mükerrem kıldı. Ne bakımdan? Koyun gibi yemesi, içmesi, uyuması yönünden mi? Hayır ruhâniyeti itibariyle yüce eyledi, kendine halife kıldı.
   Akl-ı selim sahibi olan, Allah teâlânın bu büyük iltifatına karşı daimi olarak hamd edecek, şükredecekdir ve büyük bir edeb ve tazimle kulluk vazifesini ifâya himmet edecek ve bir an zikrullahdan mahrum kalmamağa sa'y ü gayret edecekdir.
   Zikrullaha vâsıl olan her şeye kavuşmuşdur. Zikrullahdan mahrum olan da her şeyi kaybetmişdir.
   Zikrullaha nail olan Allah'a kavuşmuşdur. O yüce nimeti tadamayan ancak kışırda kalmışdır.
Kim Cenab-ı Hakkı kalben daimi olarak anabiliyorsa, o îkâna, yani kuvvetli imâna sahib olmuşdur. Rabb-ı teâlâyı büyük aşkla sevmişdir. Zikir hali devam etdikçe, manevi yollar açılmış, perdeler, hicablar kalkmışdır.
   Zikrullah kalbin nuru, ruhun huzuru, gönlün cilâsı, aklın ölçüsüdür. Zikre devam edenin kalbi mâmûr, fiil ve ahlâkı güzel, ruhu sevinçli olur.
   Zikrullaha devam eden, şen şakrak olur, hiç bir keder onda barınamaz. Zikrullaha devam edenler, dünyacılarla fazla ülfet etmezler, çünkü gafillerle ülfet etmek kalbe kasavet verir.
Kalb mademki nazargâh-ı ilâhidir, onu muhafaza etmek için çok dikkatli ve zeki olmak gerekir. Daima sâlih, maneviyatlı kimselerle ülfet etmek, onların meclislerinde bulunmak lâzımdır.
   Büyük tâzimle zikrullaha devam etdikçe letaifler açılır, zikir hâli sıra ile letaiflerde görülür, daha tekâmül ederse bütün sadrı istilâ eder. Daha da gayret sarfedilirse nefse, oradan da bütün cesede intikal eder. Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râdıye, Marzıye halleri görülür.
   Mutmainne makamı: Velâyet-i suğradır.
   Râdıyye, Mardıyye makamı: Bazı kullarda görülür.
   Zamanımızda Zikrullaha devam etmek için tenhalara çekilmeye (Elhamdülillah) ihtiyaç yokdur. Dünya meşgalesi mani değildir, yeterki gönlümüzü Rabbü'l-âlemîn hazretlerine bağlamasını bilelim, nisbetimizi, bağlılığımızı, kavileşdirib havatıra yer vermemeğe gayret edelim.
   Allah teala buyurur:
   "-Mü'minlerin kalblerine Allah'ın zikriyle Allah korkusundan dolması zamanı gelmedi mi?" (Hadid: 16)
   Mahmûd Sâmî -kuddise sirruh:
   -Allah'ı devamlı anmak ise kalbi yumuşatarak, hassas hale getirecek tasfiye edecek en birinci şarttır. Çünkü Cenâb-ı Hak: "Siz beni çok çok anın" buyurmuştur.
   Zira az yapılan zikir kalbin yumuşamasına kâfi gelmez. Kalb çok zikirle yumuşar. Hiç bir şey buna mâni olmamalıdır. İnsanın mükerrem oluşu zikr-i daimi ile tecelli eder, beden bununla nurlanır, temizlenir. Her uzvun kendi zikri vardır. Bedenin zikriyle huzur kazandığı zaman insanın vücudu artık toprağın içinde çürümekden kurtulur. Cenâb-ı Hak âyet-i kerimelerde dâima çok zikretmeyi emretmişdir. Zira Allah'ı unutan kimse kendi nefsini de unutur. Hem de kendisini de unutturur. Allah unutmakdan münezzehdir.
   Kalbi zikirle meşgul etmeli, zikirle uyandırmağa, çalıştırmağa gayret etmelidir. İyi çalışıldığı takdirde zikir bütün letaiflerde dağılır, nefse, sonra cesede. Bunun için de;
   1. Akşam yemeklerini az yemek ve erken yatmak
   2. Seherlerde kalkmaya azimli olmak.
   3. Ders yaparkan gönlü Allah'a bağlamak.
   4. Uykuyu, konuşmayı azaltıp, helâle dikkatli olmak.
   5. Salihlerle, sâdıklarla berâber olmak.
   6. Gündüzleri de daima gönlü Cenâb-ı Hakka bağlamak gerekir.
   Allah'ı devamlı anmak, kalbi yumuşatmak ve tasfiye etmek için şarttır. Çünkü Cenâb-ı Hakk azze ve celle hazretleri "Siz beni çok anın, çok çok anın" buyurmaktadır. İnsan ne kadar gönlünü zikre verirse o kadar çabuk terakki eder.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/6/2007 - EFENDİ HAZRETLERİNİN RESİMLERİ



*KARİBULLAHİ İ.İSMAİL HAKKI TOPRAK EFENDİ*

 
   
İSMAİL HAKKI EFENDİ KS.


SİVAS ULU CAMİİ


SİVAS ULU CAMİİ

 



 

 

 

 

 

 

 

 

   

                                                                                      EFENDİNİN OĞLU KAZIM TOPRAK EFENDİ

                                         

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

17/4/2007 - Kelime-i Tevhidin Mertebeleri

 

LÂ İLÂHE İLLALAH MUCİZESİ

مَنْ قالَ مُخلِصاً لآإلهَ إلاّالله  دَخلَ الجنّة ،  مَنْ كانَ أخِرُ كَلامِهِ لآإلَهَ إلاّ اللّهُ دَخلَ الجَنّة

 

Lâ ilâhe illallah, Kelıme-i Tevhidinin anlamı; ‘’Allah’tan başka tapılacak kimse yoktur’’ anlamındadır. İslam dininin temel kurallarından birisidir. La ilahe illallah Muhammedün Rasulüllah demeyen (dil ile ikrar kalp ile tasdik  etmeyen ) kimse Müslüman olamaz.  Lâ ilâhe illallah kelimei tevhidini Muhammedün Rasulüllah kelimesi tamamlar. İkisi beraberdir. Hz Muhammed allahın kulu ve rasulüdür, (elçisidir) anlamındadır.

 

Kelime-i Tevhîd kalplerin pasını siler ve nurlandırır. Kelimei Tevhîd ile Allah’ı zikir ve Allahı zikir ile de kalplerin huzur ve  rahatı hakkında birçok ayetler ve hadisler mevcuttur.

 

"Allah-u Teala buyuruyor: LA İLAHE İLLALLAH benim kalemdir. Bu kaleden içeri  giren kişi benim azabımdan emin olur.

 

"Allah'ı çokca zikreden erkekler ve Allah'ı çokca zikreden kadınlar; Allah bunlar için bir bağışlama ve büyük bir ecir hazırlamıştır." (Ahzab Suresi - 35)

 

‘Dikkat edin, Kalpler ancak Allah’zikretmekle tatmin olur’ (Rad suresi 28)

 

          Müslümanın her fırsatta söylemesi gereken Kelime-i tevhidin fazileti, sevabı bereketi çoktur. Yine Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

 

(La ilahe illallah diyen bela ve sıkıntılardan kurtulur.) [Bezzar]

 

Allah katında amellerin en kıymetlisi ‘Lâ ilâhe illallah’ demektir.

 

Allah’ı zikretmenin en faziletlisi  ‘Lâ ilâhe illallah’ demektir.

 

‘Lâ ilâhe illallah demek doksan dokuz belayı önler, bunların en hafifi de üzerinizdeki sıkıntının kalkmasıdır.

 

‘Lâ ilâhe illallah’ diyen kimseyi işlediği günahlardan dolayı kafir diye suçlamayın. ‘Lâ ilâhe illallah’ diyen kimseye kafir diyenin kendisi kafir olur.

 

‘Lâ ilâhe illallah’‘ diyen kimse bela ve sıkıntılarından kurtulur.

 

 ‘Kıyamet günü benim şefaatimle en ziyade saadete erecek olan kimse ihlasla (samimi olarak – içinden gelerek ) Lâ ilâhe ilallah diyen kimsedir.

 

‘Benim ve diğer Peygamberlerin zikrettiği en üstün kelime, ‘Lâ ilâhe illallah’ sözüdür.

 

La ilahe illallah’ı çok söyleyerek imanınızı tazeleyin! [Taberani]

 

(Günde yüz defa La ilahe illAllah diyenin yüzü kıyamette dolunay gibi parlar.) [Taberani]

 

" Cenabı-ı Hak (C.C.) şöyle buyuruyor: İzzetim, Celalim ve Rahmetim hakkı için "Lâ ilâhe illalah" Diyen kimseyi ateşe koymayacağım."

 

‘Lâ ilâhe illallah’ diyen kimsenin günahları silinir ve yerine o kadar da sevap yazılır.’

 

‘Lâ ilâhe illallah’ kelimesi cennetin anahtarıdır.

  

‘Lâ ilâhe illallah’ diyen kimse sözünde sadık ise (samimi ve halis bir kalp ile söylerse) bütün günahları affedilir.

 

Ölüm halindeki kimseye ‘Lâ ilâhe illallah’ söylemesini tavsiye ediniz ve onları Cennetle müjdeleyiniz. Şeytanın insana en yakın olduğu vakit bu andır.

  

Ağır hastayı ‘Lâ ilâhe illallah’ demeye zorlamayın, sadece telkin edin.

 

Son sözü ‘Lâ ilâhe illallah’ olan kimse, ruhunu kolay teslim eder ve ‘Lâ ilâhe illallah’‘ kelimesi kıyamet günü onun karşısına bir nur olarak gelir.

 

‘Lâ ilâhe illallah’‘ zikri, derin bir ihlas ve samîmiyet ister. ‘Kırk gün ihlas ve samimiyetle ibadet eden kimsenin kalbinden diline hikmet pınarı akmaya başlar.’

  

Kelime-i Tevhîdin hatmi 70.000 dir. Yetmiş bini tamamlamaya hatmi tehlil denir.  Ne niyetle yetmiş bine tamamlanırsa Yüce Mevla icabet eder.

 

 

l. Tevhîd:

 

"La ilahe illellah" (Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur." cümlesidir. Zikirlerin en fazîletlisidir. Zira o, müsbet ve menfîden ibarettir.

 

Menfî; "La ilahe" -hiç bir ilah yoktur- La teayyün alemine, isbat "İllellah" -Ancak Allah vardır.- ise "Teayyün" alemine aittir. Buna göre Kelime-i Tevhid bilinen ve bilinmeyen alemleri bir araya toplamakta, yüce Allah'ın "Sıfat-ı Selbiyye" ve "Sıfat-ı Sübütiye" sini kapsamaktadır.

 

Allah ism-i şerîfi ise, Cenab-ı Hakk'ın ulühiyet mertebesine aittir. Allah Teala'nın bütün isimlerinin mertebeleri ulühiyet mertebesi taksim olunur. Çünkü orası, "Makamı Vahidiyyet" yani birlik makamıdır.

 

Mesela, devletin makam ve mertebeleri, o devletin varlığına bağlıdır. Yani devlet başkanı olacak zatın, devletin başkanlık makamına oturmadan önceki durumu . "Zat-ı Ehadiyyet", tekliktir. Devlet başkanlığı koltuğuna oturduğu zaman "Ehadiyyet" teklikten "Vahidiyyet", yani birlik makamına inilir. Saltanat ve gücü o makamdan aşağıya doğru taksim olunur.

 

Her rütbenin belirlendiği gibi, mesela: Başbakanlık, Şeyhu'1-Islamlık ve kadılık... gibi, "Zat-ı Ehadiyyet-i İlahiyyesi"de, "Vahidiyyet Mertebesi" olan uluhiyete indikten sonra, isimlerinin ve sıfatlarının mertebeleri meydana çıkar ve bu mertebelerin sahibi belli olur. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın isim ve sıfatları "Ehadiyet Mertebesi" nde iken taksim olunmaz, bilinmez.

 

Bunun içindir ki, Mekke-i Mükerreme fetholunmadıkça "Fena Sırrı" meydana gelmedi. Medine-i Münevvere'ye hicret etmedikçe de "Beka Sırrı" na kapı açılmadı. İşte bu "Beka" ve "Fena" dan sonra vezirlik mertebesi belli oldu. Tıpkı yeryüzüne Ebu Bekir (r.a.), gökyüzüne de Cebrail ve Mikail (a.s.)'in vezirlik ettikleri gibi. Savaş kararları ve diğer işler de bu ilahî sırların meydana gelmesinden sonra vuku bulmuştur.

 

"Fena" ve "Beka" itibariyle insana, insanların en kemale ermişi denir. "Fena" makamı, "Ev edna" makamına bakar. Ev edna ve beka makamlarından sonra "Kab'e Kavseyn" makamı gelir. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyurdu:

 

"Sümme dena fe tedella."

 

"Sonra yaklaşmış ve inmiştir." (Necm: 8).

 

Yakınlık ve uzaklık, "Ev edna" makamına yükselmeye bağlıdır. "Fe tedella", Ev edna'dan "Kabe Kavseyn" makamına inişe göredir. Bu makamların birincisi kişinin yokluğu, ikincisi ise manevî sarhoşluktan kurtularak kendine gelmesidir. Çünkü kulda, Zat-ı ilahiyye de fena/yokluk, sıfat-ı ilahiye'de mahvolma, ef'al-i ilahiye'de yine yokluk meydana gelir. Sırası ile on kısım fena makamı, üç kısım da bekâ makamı vardır.

 

İnsan-ı kamilin ilmine ilm-i ilahî denir. Bu ilmin kaynağı ulûhiyet makamıdır. Bu makamın yukarısı "Alemü'lğayb" olan Zat-ı Ecell-i Ala'yı kapsayamaz. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de yüce Allah (c.c.) şöyle buyurdu;

 

"Fa'lem ennehü la ilahe illahü."

 

"Bilmiş ol ki, O'ndan başka ilah yoktur. Ancak Allah vardır."

 

Kamil insanın ilminin bağlı olduğu yer "Ulûhiyyet makamı"dır. Esma ve sıfatlar bu mertebeye bakarlar. Güç ve kuvvetlerini oradan alırlar. Çünkü bu makamın üstünde isim ve resim yoktur.

 

Nitekim Sultan-ı Azam, saltanatının mertebesine göre tanınır. Onun ötesini ilim kapsamaz. Çünkü O, "Meçhü'lü Mutlaktır". İnsan-ı kamil'e "Alim-i İlahî" (Allah'ın sıfatlarına ait ilimlerin alimi, zata ait bilgilerin alimi) denmez. Çünkü, Zat'a ilim taalluk etmez. Zat'ı müşahede edeyim diyen, ancak şimşek gibi müşahede eder ki, bu da bir anda meydana gelir. Eğer bu hal sürekli devam edecek olsaydı insan tecellînin şiddetinden kül kesilirdi.

 

İlahî sıfatların tecellîleri böyle değildir. Kemal ehli insanlar, yüce Allah'ı daima sıfat aynasında müşahede ederler. Bundan ötürü onlara bir zarar da gelmez. Sıfat aynasından müşahede, dolunayın yüzüne bakmaya benzer. Zatı müşahede ise güneşin yüzüne bakmak gibidir. Bu ise mümkün değildir. Çünkü gözler kör olabilir.

 

Herkese olan ilahî tecellî, yüce Allah'ın Rabb'lığı iktizası olan tecellîsidir. Hususî insanlara bazen Zatî tecellî olabilir. Bu, şimşek gibi anidir; bir anda meydana gelir.

 

Rubübiyetin tecellîsi aynada olan tecellîdir. Şimşek şeklinde olan tecellî böyle değildir. Onda perde diye birşey düşünülemez.

 

Ulûhiyette iki itibar vardır:

 

1. İbadet karşılığı olan ulühiyettir ki, bu Allah'ın fiillerine bakar.

 

2. Kulluk karşılığı ulühiyet ise, Zat'a aittir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah şöyle buyuruyor:

 

"Ya eyyühennasü'büdu Rabbe-küm..."

 

"Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz ki, O'na karşı gelmekten korunmuş olabilesiniz. " (Bakara: 21)

 

Başka bir ayette de şöyle buyuruyor:

 

"Eleysellahü bi kafin abdehü."

 

"Allah, kuluna yetmez mi?.." (Zümer: 36)

 

Bu ayetteki zamir Cenab-ı Hakk'ın hüviyetini göstermektedir. Bu sırlar çerçevesinde ibadet eden kul, gerçek ve kamil bir kuldur. Allah Teala onun her istediğini ihsan buyurur. Bu mertebede bulunan bir kul, diğer kulların arzu ve isteklerini yerine getirir. Bu kul artık iki kanatlı olmuştur. Dünyanın nizamı bu kulun varlığı ile meydana gelir. O, Şerîat, Tarîkat, Hakikat ve Ma'rifette irşadda bulunabilir.

 

Tevhîd kelimesinin evveli menfî, sonu isbattır. Bir binanın temeline benzer. Atılacak bir temelin binayı çekebilmesi, temelin atılış şekline bağlıdır. Aksi halde bina çöker. Kur'an-ı Kerim'de bu manaya şöyle işaret edilmiştir:

 

"Femen yekfur bittağüti ve yü'min billahi..."

 

"... Puttan inkar edip Allah'a inanan kimse, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa (İslama) yapışmıştır..." (Bakara: 256)

 

Tağüta küfür (inkar), Allah'a iman üzerine tercih edilmiştir. Çünkü küfürden kurtulmadıkça yüce Allah, tevhîd edilemez. Tağüta küfür demek! Açık ve gizli şirklerden temizlenmektir. Çünkü tağut nefis, şeytan, putlar ve bunların benzerleri olan diğer şeylere de şamildir.

 

Çünkü O'nun koyduğu prensiplerden başkası sapıklık ve azgınlığa birer sebep teşkil eder. Kul bu küfre (inkara) erişmedikçe Firdevs cennetine giremez. Nitekim bazı büyükler:

 

"Cennetü'l Firdevsi lil Kafiri"

 

"Firdevs cenneti, tağütu inkar edenlere mahsustur" demişlerdir. Yani şeriatın kafirine (inkarcısına) cennet yoktur. Böyle olunca o firdevs cennetinin yüzünü hiç göremez.

 

Gerçek tağut kafirine (inkarcısına) gelince, o en yüksek mertebe ile şereflenmiştir. Çünkü o imanın zirvesine ulaşmıştır. Bunu ciddî şekilde anlamalısınız.

 

Ezanın sonunda müezzin "Allah'ü Ekber, Allah'ü Ekber" dediğinde cemaatin "La ilahe illallah" demesi Cenab-ı Hakk'ı tenzih içindir. Yoksa Allah'ın büyüklüğünü red için değildir.

 

2. Tevhid:

 

"La ilahe illa ente sübhaneke innî küntü mine'z-zalimîn."dir.

 

"... Senden başka ilah yoktur. Sen münezzehsin. Doğrusu ben haksızlık edenlerdenim..." (Enbiya: 87)

 

Bu tevhid, huzur ve müşahede edenlerin tevhididir. Yunus Aleyhisselam'ın, denizin dibinde, balığın karnında iken yaptığı tevhiddir. Bu ilahî hitaptan anlaşıldığına göre, Cenab-ı Hakk'ın, aşağı yukarı diye bir bağlantısı yoktur. O, bütün kainatı kuşatmıştır. Çünkü Yunus Aleyhisselam'ın, denizin dibinde iken muhatabı Allah Teala'dır. Allah Rasûlü (s.a.v.)nün de en yüksek mertebe olan "A'layı İIliyyîn" de muhatabı Cenab-ı Hakk idi. O,

 

"Lauhsıy senaen aleyke", "Seni gerçekten medhedemedim" demek suretiyle o anda Zat-ı Kibriya'yı müşahede etmişti.

 

Bir ayet-i kerîmede:

 

"Fe eynema tüvellü fe semme vechüllahi."

 

"...Nereye dönerseniz Allah'ın yönü orasıdır..." (Bakara: 115)

 

Ayet-i kerimenin gereği, umum tecellîden ötürü en yukarıda olanlar a'lada, en aşağıda olanlar da en aşağıda tecellînin olmasını isterler. Mesela, insanın sırrı a'lada, bedeni esfeldedir. Yaratılışları gereği her ikisi de Hakk'ı talep ederler. Hakk Teala ulvîde ve aşağılarda tecellî etmektedir. Zira her mahlukun Hakk'a bağlanma durumu vardır. Çünkü onsekizbin alem muhtelif varlıklarla doludur. Hiçbir karış yer yoktur ki, orada ruhlar topluluğu veya cesetler topluluğu olmasın. Yüce Allah, kainatın tümünü ve cüz'îsini kuşatmıştır. O, her nerede talep edilse orada bulunur. Nitekim Fahri Kainat Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:

 

"Allahümme ente's-sahibü fi's-seferi vel halîfetü fi'l-ehli"

 

"Allah'ım! Sefer halimizde sahibimiz, evilmizde de vekilimiz Sensin." Bu hadis-i şerif, yukarıda söylenenleri çok güzel açıklamaktadır. Evimizde ve yolculuğumuz sırasında Cenab-ı Hakk'ın bizim vekilimiz ve sahibimiz olmasına hiçbir şey engel değildir. Onun için ev ile sefer hali birdir. Çünkü uzaklık ve yakınlık bize göredir. Biz sınırlıyız. Hakk ise mutlaktır. O'nun için uzaklık ve yakınlık düşünülemez.

 

Güneş doğduğu zaman ziyası yeryüzünü aydınlatır. O'na göre yukarı ve aşağı, deryalar ve sahralar birdir. Merkezde bulunan bir noktanın diğer noktalara teveccühü gibi. İşte bunun için Kabe tavaf edilir. Yani etrafında dönülür. Bir yerde durulmaz. Çünkü Kabe Cenab-ı Hakk'ın mutlak birliğinin sırrıdır. Itlakta ise bir tek yön ile bağlanma olamaz. Böylece tavaf ile namaz arasındaki fark anlaşılmış olur. Zira tavafın zahir ve batını mutlaktır. Namazın ise batını mutlak, zahiri mukayyeddir. Ve hem namaz, Kabe gibi ıtlak sırrına nazır değildir. Zira namaz, ahvalden ibaret olan bir ilahî münacattır.

 

Netice olarak, insan vech-i mutlaktan bakmaya muktedir olmadıkça kayd (bağlantı) dan kurtulmaz. Bu hal ancak bütün makamları geçmekle mümkün olur. Gel, sen de kendini bütün bağlantılardan kurtarıp ıtlak çöllerine sal! Şûhûd deryasına dal!

 

3.Tevhid:

 

"La ilahe illa ene" "Benden başka bir ilah yok ancak, ben varım." dır. Bu tevhid şekli, "Cem makamı'ında bulunanların Hakk'ın lisanından yaptıkları tevhiddir. Nitekim Musa (a.s.)'nın ağacından "İnnî enellahü", "Şüphesiz ben Allah'ım" (Ta-Ha:14) sözü meydana gelmiştir. Zira ağaç hakikatte diğer eşya gibi kendine ait bir ruh taşıyordu. O ruh onda daha ilk tecellîde meydana gelmişti. Kalp gözleri açık olanlar, bütün eşyada hayat olduğunu, işitme, duyma ve görme bulunduğunu idrak ederler. Gözleri perdeli/kör olanlar bunu idrak edemezler. Bazı büyükler şöyle demişlerdir'.

 

"Ve lestü üdrikü min şey'in hakîkaten. Ve keyfe üdrikuhü ve en-tüm fîhi."

 

"Ben hiç bir nesnenin içyüzünün ne olduğunu idrak edip kavrayamam. Onu nasıl kavrayabilirim ki, Sensiz hiç Bir şey yoktur ki, Sen onda tecellî etmiş olmayasın. Ey Rabbim! Senin her zerrede özel bir tecellin vardır. Eğer ben o zerreyi kavrarsam Seni kavramış olurum. Çünkü Seni hakikatin ve künhün île anlamak mümkün değildir."

 

Cenab-ı Hakk'ın tecelli ettiği bir şeyi gereği gibi anlamak kolay değildir. Ancak anlaşılan bazı şeylerdir. Bunlar da hakîkatların gerçek yüzüdür ki, bunlar Hakk'ın isim ve sıfatlarına nazırdır. Zira bunlar, Zat'ın nisbet ve izafetidir. Nisbeti bilmek, mensup olduğunu tam olarak bilmeyi gerektirmez.

 

Sultan-ı Azam'ın bilinmesi saltanatı yüzündendir. Eğer nisbet olmasaydı hiç bilinmezdi. İnsan ve insanın gayrı bile tam manası ile anlaşılmamıştır. Bunun içindir ki, "nefsim bilen, Rabb'ini tanır." buyurulmuştur.

 

Burada tanıma, ma'rifet olarak tabir olundu. Ma'rifet cüz'iyyatı bilmeye taalluk eder. Nefsin tanınması cüziyyet üzerinedir, külliyet üzerine değildir.

 

Eğer nefis tamamı ile bilinseydi, Hakk da tamamiyle bilinirdi. Bu ise mümkün değildir. Bir ağaçtan hayat sırrı ve kelamın meydana gelmesi O'nun mazhariyetindendir. Çünkü ağacın "İnnî enallah", "Ben Allah'ım" demesi caiz oldu. Bütün eşyalar için de bu böyledir.

 

Özellikle şunu belirtmek isteriz ki, insan, yaratılışı bakımından bütün yaratılmışların en mükemmelidir. Çünkü insan, Cenab-ı Hakk'ın Cemal ve Celal sıfatlarının camii, hakaik-i imaniyye ve kevniyyeyi muhittir (kuşatmıştır). Bu mazhariyetlere nail olmasına rağmen "İnnî enellah" demesi doğru değildir. Nitekim şeriatta şöyle buyurulmuştur:

 

Allah Teala kulunun dili ile "Semiailahü limen ham'ıdeh-Allah, kulunun hamdını işitti" buyurur. Yani bunun açıkça manası şudur: Cemaata "Semi-allahü limen hamideh" diyen Allah Teala'dır. Zahirde söyleyen bir imam ise de. Bazı kalp gözü açık olan Allah dostları, o makamda bulunan ile Rasülüllah olarak görüşürler ve Kur'an'ı O'nun ağzından dinlerler. Hallac-ı Mansür'un "Ene'l-Hakk", "Ben Hakk'ım" demesi bu makamın iktizasıdır. Böyle bir makama ulaşan kimsenin sırrını gizlemesi gereklidir. Aksi halde Mansur'un başına gelen kendi başına da gelebilir.

 

Ağaçtan böyle bir kelamın, yani "Ene'l-Hakk" sözünün meydana gelmesi ile alemin nizamında bir bozukluk meydana gelmez. Fakat insanda meydana gelecek olursa büyük fitnelere sebep olur. Gerçi böyle bir kelam, ancak Hakk'ın Zatı'nda tamamiyle fanî olmuş, kendisinde kulluktan hiçbir nişan kalmamış kimseden zuhur eder.

 

Gerçi "Ene'l-Hakk" diyen zahir görünüşü itibariyle (insanların avam tabakasına göre) o bir İnsandır. Özellikle münkir olanlar o kelamı işitince hak olan cismi mahluk sanırlar. Halbuki Hakk, yaratandır, yaratılan değildir. İşte onlar bunu idrak edemezler. Ne var ki, böyle bir sözün söylenmesinin doğruluğu delilleri ile İsbat edilse bile söylenmesi yasaktır. Zira bazı büyükler:

 

"Allah'ın kulu olmağa çalış, yoksa kullarının tanrısı olmağa çalışma. Yani kendini tanrı süretine koyup "Ene'l-Hakk" dersen, insanları kendi aleyhine çevirirsin. Sana gereken ise halkın yüzünü Hakk'a çevirmektir. Sana ve başkasına değil." demişlerdir.

 

Ey arif!

 

Eğer anlayabilirsen bu çok acaip bir makamdır. Gerçi sen Hakk'ın aynasısın. Bunu gözü olan görür. Mertebesinin ne olduğunu bilir. "Ene'l-Hakk" demene bir hacet kalmaz. Böyle bir iddiada bulunmak, devlet başkanının "Ben devlet başkanıyım" demesine benzer. Halkın, kendisinin saltanatını kabul ettikten sonra, "Ben devlet başkanıyım" diye iddiada bulunmasına gerek yoktur. İnkar karşısında dava, ancak şahitler ile isbat edilir. Burada ise "Ene'l-Hakk" diyen kimsenin bu sözü kabul edilmez. Çünkü kul, Halik değil, mahluktur. Bununla beraber birçok ilahî sırları taşımaktadır.

 

Yüce Allah, kul ile mukayyed olmaktan münezzehdir. Kulun ilahî sırlarına mazhariyeti kendi hesabı iledir. Hakk'ın hesabı ile değildir. Eğer kulun zannına göre olsaydı, kulun ona gücü kafi gelmezdi. Bunu açıklamak için bir misal vermek gerekir.

 

Ay, Güneşin mazharıdır. Aydınlığını, onun aydınlığından alır. Cismi, güneşin cisminden daha küçüktür. Güneş kendi büyüklügüne göre Aya tecelli etmiştir. Ayın cürmüne göre ona aydınlık yansıtmıştır. Eğer Güneş kendi cürmünde olan zîyanın tümü ile Aya aksetseydi, küçük büyüğe zarf olmuş olurdu. Bu ise imkansızdır.

 

Bu durumda olan Ay, Güneşten aldığı ziyaya göre, "Ene'l-kamer - Ben Ay'ım." diyecek yerde, "Ene'ş-şems -Ben Güneşim" dese bu söz bir yönden doğru, bir yönden de doğru değildir. Çünkü, her bakımdan "Ben Güneşim", demesi kesinlikle doğru değildir. Ona, eksikliğini anlayarak "Ben Ayım" demesi gerekir. "Ben Güneşim" davasından vazgeçmelidir.

 

Daha açık bir ifade ile kulun, "Ben kulum" demesi gerekir. Efendimiz (s.a.v.)e mi'racta vakî olan şey de budur. Bunu anlayan kul, "Ene'l-Hakk" sevdasından hemen vazgeçmelidir.

 

Allah Rasûlü (s.a.v.) hakkında nazil olan Ayet-i Kerîme'ye gelince, yüce Allah şöyle buyuruyor:

 

"Vema rameyte iz rameyte velakinnallahe rama..."

 

"Onları sen öldürmedin, Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmamıştın, fakat Allah. atmıştı..." (Enfal: 17)

 

Taş parçalarım zahirde atan Allah Rasûlü (s.a.v.) idi. Fakat batında atan ise Cenab-ı Hakk'tı. Hakk, zahirde süret-i Muhammed'de zahir olmuştu. Çünkü o, "Mazhar-ı Tam" idi. Kamil insanların mazhariyeti tamdır. Zira tecellîde mazhariyet, herkesin aynasında bir değildir. Bazı kimse çok alim, bazı kimse de az alimdir. Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur:

 

"Ve fevka külli zî ilmin atîmün."

 

"Her bilenin üstünde daha iyi bilen birileri vardır."

 

4. Tevhîd "La ilaheilla hu" dür.

 

Bu tevhid, hüviyet-i ilahiyeye nazırdır. Hüviyyet-i teayyünat-ı ilahiyyenin evvelidir. Bunun alt tarafında bulunan bütün taayyünler O'na tabîdir.

 

Bu hüviyetin yukarısına "Zat-ı Baht" denilir. Orada teayyün olmaz. Çünkü "Gayb-ı Mutlak" mertebesidir.

 

Allah (c.c.)ın Zat'ı, "Hafa"dan (bilinmemezlikten), isim ve sıfatları ise açıkça bilinmekten ibarettir. Yani Zat'ının bilinmesi isim ve sıfat aynasından olup, doğrudan değildir. O'nun nurunu doğrudan görmek mümkün değildir. Çünkü gözler O'na bakamaz. Fanî, Bakî olana nasıl bakabilir? İşte bunun içindir ki, yüce Allah, Musa'(a.s.)ya:

 

"Len teranî"

 

"Muhakkak sen beni göremezsin" buyurdu. Yani, "Ey Musa! Sen Beni beşeriyet gözü ile göremezsin. Beni gören yine Benim gözümdür. Senin sırrının gözüdür."

 

Allah'a, Allah ile bak. Musa ile bakma. Çünkü öyle göremezsin. Fanî olan göz yarasaya benzer. Onun Güneşin aydınlığına bakmaya hiç takati yoktur.

 

Kelime-i Tevhid'in mertebesi daha çok gündüze benzer. Çünkü gündüzde kelime gibi terkib vardır. Çünkü varlıkların sıfat ve durumları gündüzleyin belli olur ki, bu durum sıfat ve kesrete nazırdır. Tek isimlere münasip olan gecelerdir. O, "Zat alemine dairdir. Zat'ta ise terkip yoktur." (Müfred isimler gibi).

 

Halvet olan salik, şeyhinin işareti ve İrşadı üzerine hareket eder. Müfred isimlerden maksad "Esma-i Hüsna -Yüce Allah'ın en güzel isimleri" dir. Bütün itibariyle oniki adede indirilmiştir. Yedi adedi fena'ya, beş adedi beka'ya aittir. Fena makamına ait olan isimler şunlardır:

 

1. La ilahe illallah,

2. Allah,

3. Hu,

4. Hakk,

5. Hayy,

6. Kayyum,

7. Kahhar

 

Burada "La ilahe illellah" yedi adet esma içine sokulmuştur. Bunun sebebi, bu tevhid kelimesinin müsbet ve menfiye şamil olması dolayısıyladır. Bununla zikretmek, Allah, Allah... Hu.. Hu.. diyerek zikretmekten daha faziletlidir.

 

Menfî, yani "La ilahe", bir binanın temeli gibidir. Müsbet, yani "İllellah" menfî üzerine konulmuştur. Çünkü "Et-tahliyetü mukaddemün alettahliyeti", "Boşaltmak, doldurmaktan önceye alınmıştır." (Muhammedün Rasûlullah) sırrı "La ilahe İllellah" sırrından sonradır. Çünkü  "La ilahe İllellah" fiilleri, sıfatları, Hakk'ın Zat'ının fiillerinde, sıfat ve Zat'ında ifna (yok etmek) dir. Muhammedün Rasûllullah ile meydana gelen fiilleri, sıfatları Hakk'ın Zat'ında ibka etmektir.

 

Tarikat ehlinden bir kısmı dönerek zikrederler. Bu ya gerçek bir vecd ile veya göstermelik olarak yapılır. Gerçek bir vecd ile yapılmayan zikir, oyun oynamaktan ibaret sayılır. Dönerek yapılan zikir, ilk yaratılan felekten alınmıştır.

 

Allah Teala'nın ilk yarattığı nesne yuvarlaktır. Adına "Felek" denmiştir. Böyle olmasının sırrı:

 

"Ve ileyhi türcaün" "... Ve O'na döneceksiniz" ayetinin sırrında gizlidir.

 

Suluk denilen manevî yolculuk, yuvarlak bir daireyi tamamlamaktır. Dairenin sonu evveli île birleşmektedir. Eğer böyle olmayıp doğru bir hat olsaydı, hiç bir mahlukun Hakk'a ulaşamaması gerekirdi. Bu ise mümkün değildir.

 

İsmail Hakkı Bursevi

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/4/2007 - ++++MÜNACAAT++++

Dardayım erenler dardayım

Figanım arşa çıktı zardayım

Divan kurun hele bakın ne haldayım

Bana haldan söyleyin

 

Ararım dağda, taşta

Her oturup kalkışta

Hem içtiğimde,hem aşda

Ne olacak  halim halden söyleyin

 

Akar yarine sular, uçar eline kuşlar

Her bir şey hakka koşar

Diveneler inciler saçar

Bana akıldan söyleyin

 

Yanar tüter yüreğim

Kebap oldu ciğerim

Yarelerime merhem ararım

Bana tabipten söyleyin

 

Divane desem değilem

Yaredir gönlüm meyilem

Şaştım kaldım  neyleyem

Bana yardan söyleyin

              *** garibi***               

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/3/2007 - İhramcızade İsmail Hakkı TOPRAK KS.

İhramcızade İsmail Hakkı TOPRAK KS.


Nakşibendî tarikatının Halidiyye kolu mürşitlerinden İsmail Hakkı Toprak Efendi (k.s), 1880 yılında Sivas’ın Örtülüpınar Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir. Babası Hüseyin Hüsnü Bey, Sivas kolağasıdır. Halk arasında Nilli Hatun diye bilinen annesi Aişe Hanım, zamanın Nakşibendî büyüklerinden Seyyid Mustafa Hakî Efendi’ye intisaplı Medineli bir seyyidedir.
Sivas Çifte Minare’deki ilk tahsilinden sonra rüştiyeyi bitirmiş; ardından medrese tahsilini aynı yerde bulunan Şifaiyye Medresesi’nde yapmıştır. Arapça ve Farsça’ya anadili gibi vakıf olan İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Efendi, kendilerini ilmî sahada, bilhassa dinî ilimlerde yetiştirmişlerdir. Tahsilinin ardından askerlik görevini Kurtuluş Savaşı yıllarında kol komutanı olarak maiyetindekilerle birlikte Suşehri’ne cephane taşımak suretiyle yerine getirmiştir.

Sivas’ta bulunan Kadirî büyüklerinden Arap Şeyh ile Halvetî Mûr Ali Baba ile manevî münasebetleri olmuş ve sonunda Tokatlı Seyyid Mustafa Hakî Efendi (k.s) ile tanışarak tam bir teslimiyet içinde tasavvufî aleme girmiştir. İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Efendi (k.s), Tokat’da Müskirat memurluğu, Sivas’ta Düyun-i Umumiye Memurluğu ve Cedid Tuzlasında Müdürlük yapmıştır. 1931 yılında emekli olduktan sonra Çitil Han’da bir süre komisyonculuk yapmış, bu suretle elde ettikleri gelirini de insanların hizmeti ve ihtiyaçları için sarfetmiştir. İhramcızade İsmail  Hakkı Efendi (k.s), soyadı kanunundan sonra “TOPRAK” soyadını almış olmakla birlikte, gerek eserlerinde, gerekse çeşitli vesilelerle İsmail İhramî, Hakkı, Garibu’llah, Garibu’llah-ı Sivasî, Karibu’llah, Refi’u’llah ve Vakinu’llah adlarıyla alakalı olarak, “İrşat vazifemizin evvelinde çok garip kaldık, kendimize “Allah’ın garibi” diye Garibu’llah diyorduk. Ama şimdi ‘ğayını kaf’ ettik.” demiştir. “Böylece Ğaribu’llah, Karibu’llah (Allah’a yakın) oldu” diye buyurmuşlardır.

Tokatlı Mustafa Hakî Efendi (k.s)’ye olan muhabbetinden bir müddet Tokat’da çalışan İhramcızade İsmail Hakkı, üstadının 1908 yılında Tokat Mebusu olarak İstanbul’a gitmesi üzerine işini Sivas’a nakletmiştir. 1919 yılında Hakî Efendi (k.s)’nin vefatı üzerine; 23 Nisan 1920’de T.B.M.M’ye Sivas Mebusu olarak katılan Mustafa Takî Efendi (Doğruyol)’ye intisap etmiştir. Onun da 1925 yılında ahirete irtihali ile manevî yolun bir irşad görevlisi olarak onların manevî emanetini taşımış; gönüllere hizmet etmiştir. 

İsmail Hakkı Toprak Efendi (k.s)’nin hayatı ve şahsiyetini anlatan kendi kelamları her haliyle onun büyük bir şahsiyet sahibi olduğunu anlatıyor. Bazı güzel sözlerinden örnekler vererek kendi diliyle önder vasıflı insanlarda bulunması gereken hususları şöyle ifade etmişlerdir:
- Tasavvuf, yok olup, sonra var olmaktır.
- İnsan ne ararsa zannında bulur.
- Muhabbeti olan hata görmez, görse de göz yumar.
- Şeriatı gözetiniz, şeriatı olmayanın tarikatı olmaz.
- Öl ama söz verme. Eğer vermiş isen o sözden de asla dönme.
- İdare ilmini öğrenin, insan kızınca şeytanın malı olur.
- Oğlum, Allah’ın rızasını kazan, gönlünü yap, işini O’na gördür.
- Neyi seversen onunla kalırsın, ne ile meşgul isen, o olursun!
- Sen seni sevdiğinle bil. O seninledir.

Yare Yadigar Mevlid-i Nebi Adlı Eseri: İhramcızade İsmail  Hakkı Toprak Efendi (k.s), mürşidi Sivaslı Mustafa Taki Efendi (k.s)’nin mensur olarak yazdığı mevlidini sonradan nazma çekmiştir. Eserin mesnevî nazım şeklinde Türkçe olarak yazılan kısmı 175 beyittir. Eser 8 beyitlik “Muhammed” redifli Türkçe bir kaside ve Arapça 8 beyitlik bir na’t ile birlikte toplam 191 beyittir. Eserin belli kısımlarında tekbir ve salavatlar da yer almaktadır. Bu eserin yazma nüshaları mevcuttur. Kendisinin bizzat kurşun kalemle rik’a hattı ile yazmış olduğu nüshası H. Hulûsi Ateş Şeyhzadeoğlu Kütüphanesi’ndedir. İsmi geçen eseri, 1969 yılında Türkçe ve Arapça harflerle Dizerkonca Matbaasında basılmıştır.

MEVLİDİ’N-NEBİ ALEYHİSSELAM
Bismi’llahi’r-rahmani’r-rahim

Elhamdülillah Elhamdülillah
Sen ekrem etdin bizleri ey şah

Hem o nebî-i ahir zamane
Ümmetlik ile verdin nişane

Ana hem Âli ve sahbına her an
Olsun salat u selam firavan

Anlar ki etdi bu dîni ihya
İzlerince gitdi eslafım amma

Bu aciz Hakkı bilmem ne etsem
Rah-ı selefde bir adım atsam

Derdim dem-a-dem aczim bilirdim
Lakin o Hadi da’imdi virdim

Tarîh-i hicret olmuşdu ta ki
Bin üç yüz elli ve hem de iki

Rebi’u’l-evvel on dokuzuncu
Çeharşenbe günü silk etdim inci

Rah-ı selefde bir kadem atdım
Hamden ve hamden bu lutfa yetdim

Yatmışdım der-rûz kaylûleye ben
Gördüm menamda bir zat-ı ahsen

Der ismim tevfik sana verildim
Bu son seferinde ben sana erdim

Her emrine Hak etdi müheyya
Lakin sen oku bir hoşça ma’na

Elimde buldum bir dürr-i mevzûn
Andan okudum ve oldum mahzûn

Mevlûd-ı pak-i Rasûlu’llahı
Görsem n’olurdu o yüzi mahı

Derken uyandım kendimi buldum
Dürr-i mensûrla çok meşgûl oldum

Üstadım Takî aleyhi’r-rahme
Yazmışdı mensûr etmişdi tuhfe

Geldi dile ben eyledim cür’et
Aldı beni çok hüzn ile haclet i İhramcızade İsmail Hakkı Efendi (k.s), asıl hizmetini yazdığı eserlerden ziyade; Sivas ve çevresinde yaptırdığı çeşitli eserler ile manevî rahle-i terdisinden geçen büyükler vasıtasıyla meydana koymuştur. Bu yönüyle Sivas ve çevresinin maddî manevî kalkınmasında rehberlik etmiş, unutulmaz hizmetler yapmıştır.

Sünnet-i seniyyeye son derece bağlı bir maneviyat önderi olan İsmail  Hakkı Toprak Efendi (k.s), insanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır.” Ölçüsünden hareket ederek Sivas ve çevresinin her türlü sosyal, kültürel ve iktisadî meseleleriyle ilgilenmiş camii, okul, köprü, çeşme vb. eserlerin yapım ve onarımlarında önderlik etmiştir. Ayrıca çeşitli dernek ve vakıf başkanlıklarında bulunmak suretiyle hemen her alanda hizmetlerine ömür boyu devam etmişlerdir. Bir rivayete göre 106, başka bir rivayete göre de 154 eserin yapım ve tamiratına vesile olmuştur. İhramcızade İsmail Hakkı Hakkı Efendi (k.s)’nin yapım veya tamirine vesile olduğu eserlerden bazıları şunlardır;
1- Sivas Ulu Camii’nin Onarımı.
2- Hoca İmam Camii Minaresi.
3- Sivas İmam-Hatip Lisesi.
4- Hayırseverler Camii.
5- Sofu Yusuf Camii.
6- Serçeli Camii.
7- Dikimevi Camii.
8- Zara-Cencin Köyü İçme Suyu.
9- Zara-Cencin Köyü Köprüsü.
10- Tozanlı Köprüsü.
11- Sivas ve çevresinde muhtelif sebil çeşmeleri.

“Altıncı Şehir” adlı kitabın yazarı, Ahmet Turan ALKAN kitabının “Efendi Hazretleri” bölümünde O’nu şöyle tarif ediyor:
“Gözleri iriydi, maviliğinde gri bulutlar geziniyordu. Gözleri, yuvasına sığmıyor gibi dışarı taşmıştı. Hep munis bakıyordu. Muhabbet dedikleri şey, "Efendi Hazretleri"nin muhitine o gözlerden yayılıyordu. Ufak tefek, kamburu çıkmış, kısa beyaz sakallı kırpık bıyıklı, alt dudağı bariz derecede etli, iri kemerli burnu ile dikkat çeken ve güzelliğini fizik unsurlarıyla inşa etmeden de güzel bir ihtiyardı. Ah, o çok ihtiyardı, ben çocuktum. Evde olduğu zaman, onu dilediğim an görebilme imkanım vardı ama ben çocuktum; konuşamadık. Benim sorularım belirginleştiğinde o çoktan dar-ı beka’ya yürümüş gitmişti. Sorularım ise hala bende duruyor.
Yaz-kış kasketle dışarı çıkardı, yaz-kış mevsimine göre gri ya da siyah pardesü giyerdi. Kuşluk vakti ya da öğleden sonra "vekale"ye gitmek üzere dışarı çıkacağı zaman, bir koşu dışarı çıkar, fayton çevirir, uzun bahçeyi koşarak geçip içeri haber verir, kapısını açardım. Başımı okşar, iltifat eder ve daima takım giydiği elbisesinin yelek cebinden sarı bir yirmibeş kuruş çıkarır, bahşiş verirdi. Hayır yirmibeş kuruş değildi, ikibuçuk liraydı: Daha üç-beş saniye bile geçmeden o sarı yirmibeşlik, "Efendi Hazretleri"nin ardı sıra gölgesini bile incitmekten çekinerek yürüyen ihvanları tarafından daha büyük meblağlara tahvil olunurdu. Ben bire on kazanan bir karaborsacı kadar memnun olurken, ihvanlar da Efendi Hazretlerinin elinden çıkmış bir aziz hatırayı edindikleri için sevinirlerdi. Ve o sevinci ben sarı leblebiye, mavi bilyeye, yeşil plastik toplara ve külrengi sinema biletlerine çevirirdim.

Şeyh ile ihvan arasındaki gönül alakaları, çocukluk muhayyilemin kavrayışından çok uzaklardaydı ama bu alakanın hasılını çocuk da olsanız elle tutabilir, gözle görebilirdiniz: Muhabbetti! Tekkenin kireç sıvalı duvarlarında, bahçe içindeki ince beton yolun en başında, meyvesini ancak eylüllerde teslim eden taş armutta, ihvanların çehresinde ve "Efendi Hazretleri"nin her haletinde titreşen, ince bir buğu gibi tabahhur ederek atmosfere yayılan, tekkeyi (uzaktan ya da yakından) istintak eden "siyasî memurları" son derece efendi ve hürmetkar davranmaya mecbur eden muhabbetti. Muhabbetin sıklet merkezi, iri gözlerinin maviliğinde gri bulutlar gezindiren "Efendi Hazretleriydi. Onun bilgisi tahtında duran kimya, sıradan insanları; berberleri, kundura tamircilerini, çiftçileri, ümmî ev hanımlarını, memurları gözbebeklerinde "muhabbeti" büyüten olgun insanlar haline getiriyordu. Yıkıldı, tükendi diyeceğiniz insanları bu kimya ile ihya ediyordu; insanları güzelleştiriyor, ayakta tutuyor ve herşeyle barıştırıyordu. Onun çevresinde kavga yoktu. Çocuktum ama anlıyordum.

60’lı yılların Sivas’ını inşa eden beşerî çizgilerden belki de en mühimi, İhramcızade İsmail Hakkı Efendi (k.s.)’nin etrafında dönüp duran bir manevî iklimdi…”
Son devrin önemli mutasavvıflarından biri olan ve insanlığa, imanın sevgiden geçtiğini öğreten İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Efendi (k.s) 02.08.1969 Cumartesi günü sabah saat 09.00 sularında vefat etmiştir. Cenaze namazı Sivas Paşa Camii’nde kılınmış ve kendisinin önderliğinde onarım ve tamiri yapılan Sivas Ulu Camii haziresine defnedilmiştir. İsmail
Hakkı Efendi (k.s)’nin büyük bir titizlilikle yetiştirdiği ve kendisinden sonra manevî yolunu takip eden Darendeli Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi, mürşidinin vefatına manzum bir tarih düşmüştür. İsmail Hakkı Efendi (k.s)’ nin kabir kitabesinde de yer alan manzume şöyledir:

Tarik-i Nakşibendî piri (ebcel) mürşid-i kamil
Garîbullahî Hakkı gavs-i azam Şeyh İsmail
Engin gönlünde yüce muradı hasıl oldu
(Toprak) toprağa verildi Hakk’a vasıl oldu

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

TASAVVUF.ŞİİR, PİSİKOLOJİ, DİNİ KONULAR, BİTKİSEL TEDAVİ

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
e-posta
Tasavvuf
Peygamberler
İslam
YA RESULLAH
Menü



KURAN
SİYER
HADİS
Ş.BİTGİLER
BİLGİ DEPOSU
ASTRONOMİ

Arkadaşlarım

kardelen99
hanifebdal
metalfirtina058
muridyusuf
selman42

Nefis nere dersen oraya varırdım Ama lakin havfi rahman olmasa Bir lahza ayrılmaz nefsin yolundan Eğer bir kişide iman olmasa Tutuşdu ciğerim yandı derinden Havfim budur cehennemin narınden Korkulur şeytanın mekrü şer'inden Ahır nefsinde Kuran olmasa Yalnızlık kul başuna gelmesün Mümin olan bir havaya gelmesün Düşmanum da dağ başında kalmasun Kurt kuş yer cenazen yuyan olmasa Düşünüp burasın eyleyüp teftiş Hizmet et mürşidin kelamında piş İki komşu ile biter cümle iş Nere varır halin duyan olmasa Şunun bunun inkisarın alırsın Vaden yeter elbet bir gün ölürsün Bir amel kıl aralıkta kalırsın Naşi musallaya koyan olmasa Dört tekbire niyet edince me'zin Acep bilir mis!n ruhun pervazın Müslümana iki şahit ki lazım Yazık sana iyi diyen olmasa Süratlıca götürürler mezara Daha yeni girdin evli pazara Hizmet eyle gözüm okur yazara Garip kalın okumuyan olmasa Ruhsati'yim gayri küfrü boşlayım Gece gündüz ibadete baslayım Aha ben de biraz haram işleyim Sorgu hesap tartı mizan olmasa ( Aşık Ruhsati Sivas)




SELAM OLSUN GÜLÜ SEVENLERE - GÜLÜ MUHAMMED İÇİN ÖLMEYİ BİLENLERE